29 Ocak 2009 Perşembe

Camiye girdiğinde ayakkabısını kilitleyenlerden misiniz?




Tenimizi okşayan temiz sularda yıkanırken vücudumuz, en içli dualarımızla rahatlar ruhumuz. Edebiyle tebessüm eden nurlu bir yüz gördüğümüzde, hayranlık veren bakışlarla seyrederiz onu. Saadetli asırlar gibi veciz olmasa da sözlerimiz, maneviyatın gül kokulu esintisinden bir meltem yakalamaya çalışırız. En güzel nidanın ezan olduğunu bilir bütün Müslümanlar. Güneşin can acıtıcı sıcaklığını gölgede bırakacak kadar rencide edici sözlerimiz hep arka cebimizde saklıdır. Beklemeyi bilmiyor artık hırçın cümleleriniz. Anlamayı unutmuş asırlardır süre gelen inancınız. Bugün Cuma. En kavli duygularımla aldım abdestimi. En samimi duygularımla dinledim imam efendinin ağzından dökülen inci taneli sözleri. Aldım günahımla birlikte bozulmuş tövbelerimi ve biliyorum ki açılacak bugün gök kubbeden bir af kapısı.Tenimizi okşayan temiz sularda yıkanırken vücudumuz, en içli dualarımızla rahatlar ruhumuz. Edebiyle tebessüm eden nurlu bir yüz gördüğümüzde, hayranlık veren bakışlarla seyrederiz onu. Saadetli asırlar gibi veciz olmasa da sözlerimiz, maneviyatın gül kokulu esintisinden bir meltem yakalamaya çalışırız. En güzel nidanın ezan olduğunu bilir bütün Müslümanlar. Güneşin can acıtıcı sıcaklığını gölgede bırakacak kadar rencide edici sözlerimiz hep arka cebimizde saklıdır. Beklemeyi bilmiyor artık hırçın cümleleriniz. Anlamayı unutmuş asırlardır süre gelen inancınız. Bugün Cuma. En kavli duygularımla aldım abdestimi. En samimi duygularımla dinledim imam efendinin ağzından dökülen inci taneli sözleri. Aldım günahımla birlikte bozulmuş tövbelerimi ve biliyorum ki açılacak bugün gök kubbeden bir af kapısı. Uzun zamandır girmediğim kapıdan içeri adımımı attım. Unutulmaya yüz tutmuş bir kokuyu teneffüs ettim. Daha çocuk yaştayken annemin söylediği güzel ilahilere benzer sözleri tekrar dinledim.

Neden insanlar camiye girerken ayakkabıları kilitli bir dolapta saklıyor. Kardeşliğin adı ne zamandan beri ‘Sana güvenmiyorum ey Müslüman, o yüzden ayakkabımı kilitli bir dolaba koyuyorum’ oldu. Yan yana aynı safta yer alanlar kaç yıldır ‘acaba’ sözleriyle omuz omuza ibadet ediyor. Şimdi peygamber (s.a.v) yanınıza saf dursa, O’na da mı aynı gözle bakardınız. Şimdi mübarek bir elin saçlarımı okşamasını, kulaklarımı tırmalayan en içli sözlerin nakaratlarını yakalamama izin verin. Ne olur tek rekatta olsa beni O’nun gül sevgisiyle baş başa bırakın. Alnım secdeye değdiğinde neden bu kadar geciktiğimi sorarsa rabbim; affet beni, ne olur affet beni, ey bana kendi ruhundan üfleyen rabbim demeliyim. Kimsesizlerin sahibini ne zamandan beri kimsesiz bıraktınız. Affedenlerin en affedenin kapısına ne zamandan beri kilit vurdunuz. Şefkatiyle yeryüzüne saran yüceler yücesinin rahmetine ne zamandan beri nail değilsiniz. İmam selam verdikten sonra ne kadar çok terlediğimi fark ettim. Nasıl nefes nefese kalmışım bilemedim. Kimsenin birbirine güvenmediği bugün anladım. Ayakkabısını bile camiye girdiğinde kilitli bir dolaba koyan bu insanlar da kim. ‘Muhammedül emin’ olmayı ne kadar da çabuk unutmuşuz. Güvenilir Müslüman olmayı hangi yüzyılda bıraktık. Birbirinin yüzüne gülen insanlar nerede. Dostça sarılmaların yerini kibirli bakışlar mı aldı. Yoksa siz de, camiye girdiğinde ayakkabısını kilitleyenlerden misiniz?

Uzun zamandır girmediğim kapıdan içeri adımımı attım. Unutulmaya yüz tutmuş bir kokuyu teneffüs ettim. Daha çocuk yaştayken annemin söylediği güzel ilahilere benzer sözleri tekrar dinledim. Neden insanlar camiye girerken ayakkabıları kilitli bir dolapta saklıyor. Kardeşliğin adı ne zamandan beri ‘Sana güvenmiyorum ey Müslüman, o yüzden ayakkabımı kilitli bir dolaba koyuyorum’ oldu. Yan yana aynı safta yer alanlar kaç yıldır ‘acaba’ sözleriyle omuz omuza ibadet ediyor. Şimdi peygamber (s.a.v) yanınıza saf dursa, O’na da mı aynı gözle bakardınız. Şimdi mübarek bir elin saçlarımı okşamasını, kulaklarımı tırmalayan en içli sözlerin nakaratlarını yakalamama izin verin. Ne olur tek rekatta olsa beni O’nun gül sevgisiyle baş başa bırakın. Alnım secdeye değdiğinde neden bu kadar geciktiğimi sorarsa rabbim; affet beni, ne olur affet beni, ey bana kendi ruhundan üfleyen rabbim demeliyim. Kimsesizlerin sahibini ne zamandan beri kimsesiz bıraktınız. Affedenlerin en affedenin kapısına ne zamandan beri kilit vurdunuz. Şefkatiyle yeryüzüne saran yüceler yücesinin rahmetine ne zamandan beri nail değilsiniz. İmam selam verdikten sonra ne kadar çok terlediğimi fark ettim. Nasıl nefes nefese kalmışım bilemedim. Kimsenin birbirine güvenmediği bugün anladım. Ayakkabısını bile camiye girdiğinde kilitli bir dolaba koyan bu insanlar da kim. ‘Muhammedül emin’ olmayı ne kadar da çabuk unutmuşuz. Güvenilir Müslüman olmayı hangi yüzyılda bıraktık. Birbirinin yüzüne gülen insanlar nerede. Dostça sarılmaların yerini kibirli bakışlar mı aldı. Yoksa siz de, camiye girdiğinde ayakkabısını kilitleyenlerden misiniz?

26 Ocak 2009 Pazartesi

Trafik İstanbul’da 15 milyon insanı bunalıma sokuyor



Trafik İstanbul’da 15 milyon insanı bunalıma sokuyor
İstanbul’da yaşamak zordur. Zor olduğu kadar da vazgeçilmezdir aynı zamanda. Kime sorsanız hemen başlar şikâyete. Trafik, kalabalık, Hayat pahalılığı… Nerelisin? diye sorsak: Malatya, Sivas, Tokat, Erzurum vs. cevapları sıralanır. Adeta bir sokak arasında Anadolu turu yapıverir insan. Bu yönüyle bir mozaik tablodur İstanbul. Sadece Anadolu değil eskilerin tabiriyle yetmiş iki millet ve bugünün deyimiyle 82 vilayet yek vücut olmuş. Bazen trafik bazen de kalabalıklar insana ister istemez “kardeşim ipini koparan İstanbul’a geliyor, tabi böyle olacak” dedirtir ama onu diyen kişi de bir umudun peşinden bu şehre gelmiştir.
İstanbul’un iki yüzü vardır. Adeta kararsız kalınan bir sevgili gibidir bu şehir. Bir gün tam terk etmeye karar verirsiniz ama öyle güzel görünür ki gözünüze vazgeçemez koşar sarılırsınız, halicine, Süleymaniye’sine, Galatasına, Kız kulesine… Koca tarihin ardında gizlenen, adeta derin bir uykuya yatmış gibi usul usul solur eski İstanbul. Yeni yetme haşarı çocuklar gibi rengârenk plazaların, ilk depremde yıkılması için programlanmış beton insan faklarının arasında hala Fatih Sultan Mehmet’in ‘Dor’ atını, Kostantinin kilise çanlarını duyabilirsiniz. Hayal dünyasından sıyrılınca gözünüzü açar bir de bakarsınız ki Fatih’in Dor atı, tüm kuralları ihlal edip engel tanımadan fethe gider gibi üzerinize sürülen bir ticari taksi oluverir. Canını kurtardığı için şükreden bir savaşçı gibi günde binlerce defa tekrar eden sahneyi oynar, aracın arkasından söylenirsiniz. Şoför de başını camdan çıkarır size en ağır hakaretleri yapar ve hayat devam edip gider.

İstanbul konusu açılınca genelde bir kesim şikâyet eder bir kesim de sever; genel bir kanı varsa da ortak nokta kafa karışıklığıdır. Bir arkadaşım İstanbul için şu sözü söylemişti: “İstanbul’a Viyana’dan bakarsan koca bir enkaz yığını arasından geçen mavi bir Irmak görürsün. Aynı şehre Bişkek’ten ya da Bükreş’ten bakarsan dünyanın en güzel mimarisine şahit olursun. İlle de sen, der başka bir sevgiliyi gözün görmez. Sanki onu aldatmışsın da pişmanlığın yüzüne vurmuş gibi kızarırsın” tüm bu debdebeye beton binalar yetmezmiş gibi bir de trafik katıldı ki insanları canından bezdiren bu sorun bir türlü çözülemedi. İstanbul deyince akla ilk gelende trafik oluyor. İnsanlar hayat tarzlarını, oturduğu evleri, hemen hemen her şeyini trafiğe göre ayarlar. Kadıköy aşığı olup da sırf trafikten korkusuna Bahçelievler’de oturan bir arkadaşıma hak vermemek elde değil. Daha cesur olanlar günlük 3 saat trafikte kalarak evlerine ulaşıyor. Bu da zaten su gibi akıp geçen zamanda büyük kayıp anlamına geliyor. Hele hele Ramazan ayında trafik ayrı bir keşmekeş haline geliyor. İftardan 2-3 saat önce yola çıkmayanlar için tek çözüm Belediyenin dağıttığı nevaleleri kameralara, muhabirlerin vizörüne takılmadan yemek oluyor. Hal böyle olunca trafik kuralları da bu şehrin yapısına göre değişebiliyor. Kim daha çabuk davranır, kim ilk bulduğu boşluğa aracın burnunu sokarsa önceliği kapar ve ulaşacağı noktaya daha erken gider. İstanbul trafiğinde araç kullanmak marifet ister diye hep söylenir. Bu şehre dışardan gelen insanlar ve zaman zaman da ‘Kurallara kesinlikle erkeklerden daha fazla uyan kadınlar’ trafikte zorluklar yaşar. Öyle yavaş yavaş salına salına araç kullanmak zordur. Aynı anda yüzlerce araç kornaya bastı mı sanırsın akbabalar başına üşüşmüş ve seni yiyecek. O anda panikler ve kazaya sebep olursun. Her araç önce kendisi sonra da diğerinin dikkatli olması için birbirini kollar genellikle. Ama böyle zamanlarda sadece bir aracın geçebileceği genişlikteki saraçhane su kemerlerinin altından geçmek için yarışan iki ticari taksinin kazası aklımdan hiç çıkmaz.
Tıpkı çizgi filmlerde kapıdan önce geçmek için kapışan şişman adamlar gibi iki ticari taksi de kemerin altında sıkışıp kalmış ve gören herkes üzülse mi kahkaha atıp gülse mi karar verememişti. Ama bakmayın bu komik hallerine o taksi şöförleri efsane Formula yarışçısı Michael Schumacher’i bile kendilerine hayran bırakmayı başarmıştır. Düşünün ki İstanbul’da yaşayan bir anne babasınız ve çocuğunuz dört duvar arasında oturmaktan sıkıldı, yaramazlık yapmak hakkı olan oyunları oynamak istiyor. Nasıl gözünüz arkada kalmadan çocuğunuzu bu kurtlar sofrasına, hiç bitmeyen rallinin ortasına bırakabilirsiniz ki? Çok zor…
Trafik insanların ruhlarına kadar işlemiştir İstanbul’da. Durup dururken küçücük sebeplerden insanlar tekme tokat birbirine girer. Asıl sebep ise trafiğin insan ruhunda oluşturduğu gerginlik ve bunalım halidir. İnsanlar trafiğe duydukları hıncı öfkeyi başkasının üstüne yansıtıyor. Ramazan ayında açlığın verdiği sinire bir de trafik ve iftara yetişme telaşı eklenince siz o zaman görün bir de İstanbul’un düştüğü halleri. Peki, kim bunun sorumlusu? 15 milyon insanı bunalıma sokmanın bir cezası olmamalı mı? Sorumlu bir kişi değil bana göre. Vatandaşından yerel yönetimine herkes sorumlu bu cadı kazanından. Dünyanın gelişmiş tüm ülkeleri gibi İstanbul’da da raylı sistem, (Metro) ulaşımı yaygınlaştırılabilirdi. Paris’te haritayı açıp herhangi bir noktayı rasgele işaretleyin, oraya giden mutlaka bir metro vardır. Yeraltı örümcek ağı gibi oyulmuş ve koca bir şehir işine, evine bu ulaşım aracıyla gidiyor. Yer üstünde ise turistler ve halk ‘Aşıklar şehri’nin tadını doyasıya çıkarıyor. Vatandaş da sorumlu trafikte. Yoldan geçen arabalara bakın sabah, ya da akşam trafiğinde. Araçların rast gele 20 tanesin sayın. Hemen hemen hepsinde ya bir kişi ya da iki kişi bulunuyor. Haliyle ne kadar genişletirsen genişlet yollar bu talebi karşılayamıyor. Sorunun çözümü bana göre sanayi tesislerinin şehir merkezlerinden taşınması ve toplu taşımanın artırılarak bilinçsiz taşıt sahibi olmanın önüne geçilmesi. Bugün İstanbul’un başına gelen yarın bugün Malatya, Antep, Kayseri, Denizli gibi hızla sanayileşen ve refah düzeyi artan şehirlerin de başına gelecek. Önümüzde çok önemli bir örnek var. Bugün 15 milyon insan bunalımda ama yarın tüm ülke ve çocuklarımız tehdit altında. Kurallara uyulmadığı için her yıl binlerce insanın trafik terörüne kurban verilmesi ise işin cabası.

Aşağıdaki Sabahattin Kudret Aksal’ın şiirinden bir mısrayla yazıma son vermek istiyorum. Ama bu özlemler hep eski İstanbul şiirlerinde ya da resimlerinde kaldı galiba.

Günlerden bir gün İstanbul`daSabah oldu eşya ışıdıBahçedeki horoz öttüHorozun öttüğünü duyuncaTürkü tutturduBir çiçek keyfine göre...

1 Ocak 2009 Perşembe

HAkan Sükür'mü Şaban ŞüküRMÜ


Aslında Şaban mı Hakan mı Karar vermek çok zor. Gerçekten üzerinde sayfalarca yazı yazılabilecek bir kariyeri olan bir fotbolcu. Hakan Şaban Şükür'ün sporculuk serüvenine ilk defa basketbol oynayarak başlaması bile bu renkli kariyer için konuşulmaya değer. Hakan Şaban Şükür kariyeri boyunca bir çok rekora imza atmıştır. Türkiye liginde ve milli maçlarda başarılı maçlar çıkarmıştır. Yine bir çok futbolsever ve spor yazarının methine nazar olmuştur. Hatta 2002 Dünya kupasında Kupa tarihinin en erken golünü atarak çok ilginç ve kırılması zor bir rekor kırmıştır. Yine özellikle bir dönem yogun olmakla, özel hayatıyla da magazin gündemini oldukça meşgul etmiştir. Buraya kadar herşey tamam. Türkiye liglerinde kariyeri boyunca 249 gol atmış bir çok başarılı maç çıkarmış Hakan Şükür'ün Şabanlığı nerden gelmektedir.Benim yapmak istediğim patavatsizlikda tam bu noktada başlıyor. Jenarasyon olarak Tanju ve Rıdvan'nın yıldız olduğu dönemlerde, yine Fenerbahçeli Müjdat, Galatasaylı Cüneyit, Beşiktaşlı Metin ve Trabzonsporlu' Şenol gibi büyük yıldızlarla büyüdüm. Bu futbolculardan sonra geldi Hakan Şükür Türk Futboluna, yada bu futbolcuların son döneminde. Sakaryaspor'da futbola başlayan 1971 doğumlu Hakan Şükür daha sonra Bursaspor'a gitti. Yakaldığı başarılı grafiğin ardından Galatasaray'a gelerek yıldız futbolcu isminide almnış oldu. Haliyle Türk medyası ve futbolseverler bu futbocyla daha fazla ilgilendi. Arkasından 3 yıllık Galatasaray ve Milli takım serüveni, Torino, İnter, Parma, ve Blackburn Rovers, macerası derken tekrar Galatasaray'a gelerek futbol kariyerinin sonuna geldi. Bugüne gelene kadar UEFA kupası, Dünya Kupası Üçüncülüğü ve 8 Lig Şampiyonluğu görmüş, Hakan Şükür; hem Galatasaray'ın, hem Milli Takım'ın, hem Türkiye Futbol Ligi'nin, hem de Türk Futbol Tarihi'nin en fazla gol atan futbolcusudur. Hakan Şükür'ün futbol hayatındaki olumlu yönlerinden çok bahsettik. Artık Şaban lakabını nerden aldığını ele alalım. Bir futbolcu hem en fazla gol atma rekorunu kırıp hemde en falza gol kacırma rekorunu nasıl kırar. Hakan Şaban Şükür'se kırar. Saç baş yoldurur. Verem eder. İyiki Galatasaraylı birisi değilim. Sadece Milli Maçlar ve Avrupa kupalarında bile tahammül edemezken birde desteklediğim takımda oynadığını düşünemiyorum. Hakan Şükür'e Şaban Şükür lakabı Torino macerasından sonra verildi. Türkiyede yıldız oyuncu ünvanını aldıktan sonra 1995,1996 yılları arasında İtalyan Torino takımında bir sezonda 5 maç oynayarak 1 gol atma başarısını göstermesi, aslında Hakan Şükür'ün nekadar bir yıldız oyuncu olduğunu ortaya çıkarmıştır. Ama nedense ne Herhangi bir Türk futbol yazarı veya Galatasarayı destekleyen futbolseverler kabul etmemiştir. Hakan Şükür'ün Torino macerasından sonra atık Şaban Şükür olarak anılmasını sağlayan tüm futbolseverlerede burdan tekrar teşekkür ederim. Sonra tekrar Galatasaraya gelmesi ki bu dönem Galatasarayın iyi bir takım olduğu ve Hagi'nin Galatasarayda oynadığı dönemdir. O dönemde başarılı bir takımda oynaması, Hakan Şaban Şükür'ün ne kadar yıldız bir futbolcu olduğu gerceğini gözden kaçmıştır. Türk medyasın Şaban Şükür'e övgüleri (sanki Türk futbolunun illa bir Dünya çapında bir yıldıza ihtiyacı var, hazır Hakan Şükür'ü bulduk yıldız yapalım der gibi) ve Galatasarayın UEFA kupasını almasıyla tekrar yıldız olan Şaban Şükür'ün hiç akıllanmayarak tekrar bir İtalya macerasına atılması, Şaban Şükür olduğunu bir kez ortaya çıkarmıştır. İnter Milan'a transferinden sonra bu formayla İtalya Seri A da bir kısmında sonrandan girerek tam 25 maçta oynamıştır. 5 gol atma başarısını göstermiştir. Yine fiyasko, yine Şaban Şükür. Yetmedi Parma, tabi tahmin ettiğiniz gibi sonuç hep aynı. Arkasından anlamsız bir İngilete macerası ve yine başarısız bir kariyer. Burda soruyorum size Ey Türk spor medyası Avrupada 4 Takım gezmiş ve hepsinde fiyaskoyla sonuçlanmış, 1 yıldan fazla kalamamış (aslında onlar ne kadar Şaban Şükür olduğunu daha erkende anlıyorlar ama haliyle transferi fest etmek için bir yıl bekliyolar sanırım) bir futbolcu için hala Türk futbolu için gelmiş en büyük yıldızlardan birisi nasıl dersiniz. Şimdi gelelim Şaban Şükür'ün Türk fultbol yaşamındaki başarılarına. Eski Milli Maç videolarını izleyin, göreceksiniz Hakan Şükürün attığının En az 300 misli net gol pozisisyonunun harcadığını. Abartmıyorum, belki daha fazla. Net gol posizyonu diyorum. Kendi cabasıyla attığı bir elin parmaklarının sayısını geçmez. Bir takım ileride oynayan forvet oyuncusu için, pres yapacak, top çalacak, oyun kuracak ve forvet oyuncusuna pas çıkarak, sonra Şaban Şükür saç baş yolduracak. Net gol posizyonları peynir ekmek gibi harcıyacak. Peki düşünün Şaban Şükür sayısız net posizyonu harçayarak, gol rekoru kırıyor. Ya kaçırdıklarının yarısısnı atsaydı Türk futbolu nasıl bir konuma gelirdi. Örnek için sadece 2002 Dünya kupasında sayısız gol posizyonunu harcarken üçünçülük macında şansının yaver gitmesi, olamayacağın olması sayesinde rekor kırarak kupa tarihinin en erken golünü atması. Dünya kupası boyunca toplam 6 maç yaptık, hepsinede oyunda ilk 11'de başladı. Kupa maçları boyunca gol kaçırmaktan başka ne yaptı. Türk Milli maçlarında oynadığımız maçlar boyunca Hollanda ve Almanya dışında Hangi köklü başarılara sahip iyi bir takıma gol attı. Moldova, San Marino, Azerbeycan, Galler, İzlanda gibi zaten genelde tek saha oynadığımız maçlarda gol atması nekadar bir başarıdır. Son Olarak tek cümle ile toparlarsak, Hakan Şaban Şükür Türk Futbol tarihinin yetiştirdiği tam bir fiyaskodur. Bunu sadece Avrupa maceralarındaki başarısızlığı ve Türkiye ligindeki oynadığı maçları düşünerek bu sonuca varabiliriz. Yine şu soruyu sorarak bile Hakan Şaban Şükür'ün yıldız bir futbolcu olmadığını, vasat bir oyuncu olduğunu anlayabiliriz. Ya kaçırdığını Atsaydı? Hakan Şaban Şükür Türk futbolunun yetişdirdiği bir yıldız değildir. Sade vasat bir oyuncudur. Onun ayarında Türkiye'de zaten binlerce oyuncu vardır. Hakan Şaban Şükür Türk Medyasının şişirdiği bir balondur ve bir çok kez patladığı halde yine yama yaparak şişirilmeye çalışılmıştır. Artık Hakan Şaban Şükürün hakketiği yere değerin verilmesini sağlayalım. Hakan Şaban Şükür kendi halinde yaşamını sürdürsün. Onu ve futbol hayatındaki yaptıklarını tv ekranlarında görmek istemiyoruz. Tabiki bu benim düşüncem, ama inanıyorum benim gibi düşünen birçok futbolsever de var.Not: Bu yazdısa geçen Şaban, Rahmetli Kemal Sunal'ın canlandırdığı Şaban karakterine atıfda bulunmştur. Adı Şaban olan hiç kimsenin alınmasını gerektirecek bir durum yoktur.Beni takip edin. Yazılarım devam edecektir.

Aysun Kayacının IQ seviyesi kaçtır?


Aysun Kayacının IQ seviyesini ölçebilmek için gereken malzeme eksik olduğundan maalesef bir sonuç elde edemiyoruz. Çünkü IQ seviyesi ölçebilmek için gerekli olan, normal standartlarda çalışan bir insan beyni bulunamamasıdır. Bir beyni olduğu doğrudur ama 4 yaşındaki bir kız çocuğunun beyin fonksiyonlarına denktir. Sadece güdüleri, yaşadığı yıllar ve alışkanlıkları sayesinde öğrendiği, üstünü giyinme, yeme içme gibi becerilerinden dolayı spastik sınıfından ayrılmıştır. Aysun Kayacı'nın bundan sonrada beyin fonksiyonlarının gelişeceği kesin bir konu değildir. Bu şartları göz önüne alarak, Aysun Kayacı’nın IQ seviyesi gibi bir değerden söz etmek söz konusu değildir.Aysun Kayacının mankenliğini ve oyunculuğunu eleştirmiyorum. Ama ülke meseleleri hakkında bir şeyler söylerse orda dur demek isterim.

Peki, TV programcılarına soralım. Aysun Kayacı’nın oturum programlarına katılması sebebi, nedir? Acaba Tv programcıları Aysun Kayacı’nın salak salak konuşup çam devirerek polemik yapmasından mı , nemalanarak programın rating yapmasını amaçlıyorlar. Yâda programa renk getirsin, biblo niyetine orda dursun diye mi düşünüyorlar. (eğer böle ise bir sözüm yok, gerçekten taş gibi bir biblo ve göz zevkine hitap ettiği de bir gerçek). Her iki bakış açısından da doğru bence. Hatta birkaç örnek de eklenebilir. Ama Aysun Kayacı’nın kesinlikle olan bitenle ilgili bir düşüncesi yok. Hatta gündem ve ülke meseleleri hakkında fikir beyan ettiğini sanıyor, Zannımca, bu fikirlerini dudaklarını öne doğru uzatarak ne kadar seksi olduğunu göstermek ister edayla yapınca daha etkili olduğunu düşünüyor. Olaylardan ve gündemden bihaber olmasına rağmen, gündemdeki konuları yorumlamaya çalışan, Akşamları hala barbi bebekleriyle oynadığı düşüncesi veren bir kız çocuğu edası ile saçmalaması ve bu saçmalıkları ben ve benim gibi birçok insanın kale alması ve üzerine yazı yazması konuşması da ayrı bir durum. Ama yapabilecek bir şey yok bu ve bunun gibi tipleri ciddi konular için kamera karşısına çıkaranlara tepkili olmak lazım. Lütfen izleyenlerinize saygılı olun. Peki bu Aysun Kayacı ne yapmış? Ben sadece iki tane gafına yer vermek istiyorum ama zaten içi dolu pek bir cümlesi yok. Arada da böle salakça saçmalayınca yer vermeden edilemiyor.

Aysun Kayacı eskiden saygın bir kanal olan NTV de Haydi Gel Bizimle Ol yayınlanan adlı televizyon programında sunuculuk yapmaktadır. Bu programda…27 Mart 2008 tarihinde sözkonusu programda ve George Orwell'in Hayvanlar Çiftliği romanındaki domuz karakterine söylettiği: "Hepimiz eşitiz ama ben herkesten daha eşitim" sözlerine gönderme yaparak: "Bu ne biçim demokrasi? Benim verdiğim oy ile ayaktakımının, dağdaki çobanın oyu eşit olabilir mi?" sözleri ile ne yaptığının ve nerede olduğunun bile farkında olmaması, ve izleyenlerden büyük tepki toplaması yine Bir internet sitesinden alınan haberde yine, Aysun Kayacı'dan son bomba 27 Aralık 2008 Cumartesi 10:41'Yemekteyiz' programını 'Haydi gel bizimle ol' ekibi de eleştirdi. Aysun Kayacı yine çam devirmeden duramadı.Aysun Kayacı bomba gaflarına yenisini ekledi. Kayacı, "Yemekteyiz" yarışmacılarını eleştirirken, kendisini ve stüdyodaki diğer üç ünlüyü arıza ve psikopat tipler olarak tanıttı.Show TV'nin 'Yemekteyiz' programı önceki akşam 'Haydi Gel Bizimle Ol'da yerden yere vuruldu. Müjde Ar, "Ben o programa çıldırıyorum" dedi ve devam etti: "Bu memlekette herhalde akşam, tenceresi kaynayamayan milyonlarca insan var. Onların karşısına alay eder gibi oturup, 'Yok mantının kenarı böyle, yok öteki böyle' denilir mi hiç?" Pınar Kür, "Sofra adabı denilen bir şey var, yemeğe 'Öööö' diyor. Olur mu böyle bir şey?" derken, gecenin bombası Aysun Kayacı'dan geldi... "Nasıl psikopat tipler var değil mi? Arıza hepsi. Eminim birileri de bizim için aynı şeyleri düşünüyordur. Bu iki örnekten yola çıkarak NTV’nin bu programı yayından kaldırmasının yerinde bir karar olacağını veya o salak biblonun yerine daha akıllı birisinin gelmemesini istiyoruz. Amacınız Haydi gel bizimle ol diyen bu programın, ı izleyenleri sarışın biblo ile tahrik edip onunla birlikte olmalarını sağlamaksa (Bu görecelidir, kendi fikrimi söylüyorum her türlü gideri var) Ben ve benim gibi düşünen herkes o sarışın biblo ile birlikte olmaya hazırız. Emin olun o sarışın biblonun birçok mastürbasyon hayalini süslediğinden eminim. Yani programın ismini ve amacını yanlış anlamak istemiyoruz ama bunun başka anlamı yok. Son olarak O sarışın biblonun kişiliğine ve şahsiyetine uygun işler yapması. İç çamaşırı defilesine çıksın. Veya dizi ve filmlerde salak, sevgili karakterleri canlandırsın. Bunu için role girmesi gerekmiyor, kendi olsa yetiyor. Yazılarım devam edecek beni takip edin. İlginiz için teşekkürler.