26 Ocak 2009 Pazartesi

Trafik İstanbul’da 15 milyon insanı bunalıma sokuyor



Trafik İstanbul’da 15 milyon insanı bunalıma sokuyor
İstanbul’da yaşamak zordur. Zor olduğu kadar da vazgeçilmezdir aynı zamanda. Kime sorsanız hemen başlar şikâyete. Trafik, kalabalık, Hayat pahalılığı… Nerelisin? diye sorsak: Malatya, Sivas, Tokat, Erzurum vs. cevapları sıralanır. Adeta bir sokak arasında Anadolu turu yapıverir insan. Bu yönüyle bir mozaik tablodur İstanbul. Sadece Anadolu değil eskilerin tabiriyle yetmiş iki millet ve bugünün deyimiyle 82 vilayet yek vücut olmuş. Bazen trafik bazen de kalabalıklar insana ister istemez “kardeşim ipini koparan İstanbul’a geliyor, tabi böyle olacak” dedirtir ama onu diyen kişi de bir umudun peşinden bu şehre gelmiştir.
İstanbul’un iki yüzü vardır. Adeta kararsız kalınan bir sevgili gibidir bu şehir. Bir gün tam terk etmeye karar verirsiniz ama öyle güzel görünür ki gözünüze vazgeçemez koşar sarılırsınız, halicine, Süleymaniye’sine, Galatasına, Kız kulesine… Koca tarihin ardında gizlenen, adeta derin bir uykuya yatmış gibi usul usul solur eski İstanbul. Yeni yetme haşarı çocuklar gibi rengârenk plazaların, ilk depremde yıkılması için programlanmış beton insan faklarının arasında hala Fatih Sultan Mehmet’in ‘Dor’ atını, Kostantinin kilise çanlarını duyabilirsiniz. Hayal dünyasından sıyrılınca gözünüzü açar bir de bakarsınız ki Fatih’in Dor atı, tüm kuralları ihlal edip engel tanımadan fethe gider gibi üzerinize sürülen bir ticari taksi oluverir. Canını kurtardığı için şükreden bir savaşçı gibi günde binlerce defa tekrar eden sahneyi oynar, aracın arkasından söylenirsiniz. Şoför de başını camdan çıkarır size en ağır hakaretleri yapar ve hayat devam edip gider.

İstanbul konusu açılınca genelde bir kesim şikâyet eder bir kesim de sever; genel bir kanı varsa da ortak nokta kafa karışıklığıdır. Bir arkadaşım İstanbul için şu sözü söylemişti: “İstanbul’a Viyana’dan bakarsan koca bir enkaz yığını arasından geçen mavi bir Irmak görürsün. Aynı şehre Bişkek’ten ya da Bükreş’ten bakarsan dünyanın en güzel mimarisine şahit olursun. İlle de sen, der başka bir sevgiliyi gözün görmez. Sanki onu aldatmışsın da pişmanlığın yüzüne vurmuş gibi kızarırsın” tüm bu debdebeye beton binalar yetmezmiş gibi bir de trafik katıldı ki insanları canından bezdiren bu sorun bir türlü çözülemedi. İstanbul deyince akla ilk gelende trafik oluyor. İnsanlar hayat tarzlarını, oturduğu evleri, hemen hemen her şeyini trafiğe göre ayarlar. Kadıköy aşığı olup da sırf trafikten korkusuna Bahçelievler’de oturan bir arkadaşıma hak vermemek elde değil. Daha cesur olanlar günlük 3 saat trafikte kalarak evlerine ulaşıyor. Bu da zaten su gibi akıp geçen zamanda büyük kayıp anlamına geliyor. Hele hele Ramazan ayında trafik ayrı bir keşmekeş haline geliyor. İftardan 2-3 saat önce yola çıkmayanlar için tek çözüm Belediyenin dağıttığı nevaleleri kameralara, muhabirlerin vizörüne takılmadan yemek oluyor. Hal böyle olunca trafik kuralları da bu şehrin yapısına göre değişebiliyor. Kim daha çabuk davranır, kim ilk bulduğu boşluğa aracın burnunu sokarsa önceliği kapar ve ulaşacağı noktaya daha erken gider. İstanbul trafiğinde araç kullanmak marifet ister diye hep söylenir. Bu şehre dışardan gelen insanlar ve zaman zaman da ‘Kurallara kesinlikle erkeklerden daha fazla uyan kadınlar’ trafikte zorluklar yaşar. Öyle yavaş yavaş salına salına araç kullanmak zordur. Aynı anda yüzlerce araç kornaya bastı mı sanırsın akbabalar başına üşüşmüş ve seni yiyecek. O anda panikler ve kazaya sebep olursun. Her araç önce kendisi sonra da diğerinin dikkatli olması için birbirini kollar genellikle. Ama böyle zamanlarda sadece bir aracın geçebileceği genişlikteki saraçhane su kemerlerinin altından geçmek için yarışan iki ticari taksinin kazası aklımdan hiç çıkmaz.
Tıpkı çizgi filmlerde kapıdan önce geçmek için kapışan şişman adamlar gibi iki ticari taksi de kemerin altında sıkışıp kalmış ve gören herkes üzülse mi kahkaha atıp gülse mi karar verememişti. Ama bakmayın bu komik hallerine o taksi şöförleri efsane Formula yarışçısı Michael Schumacher’i bile kendilerine hayran bırakmayı başarmıştır. Düşünün ki İstanbul’da yaşayan bir anne babasınız ve çocuğunuz dört duvar arasında oturmaktan sıkıldı, yaramazlık yapmak hakkı olan oyunları oynamak istiyor. Nasıl gözünüz arkada kalmadan çocuğunuzu bu kurtlar sofrasına, hiç bitmeyen rallinin ortasına bırakabilirsiniz ki? Çok zor…
Trafik insanların ruhlarına kadar işlemiştir İstanbul’da. Durup dururken küçücük sebeplerden insanlar tekme tokat birbirine girer. Asıl sebep ise trafiğin insan ruhunda oluşturduğu gerginlik ve bunalım halidir. İnsanlar trafiğe duydukları hıncı öfkeyi başkasının üstüne yansıtıyor. Ramazan ayında açlığın verdiği sinire bir de trafik ve iftara yetişme telaşı eklenince siz o zaman görün bir de İstanbul’un düştüğü halleri. Peki, kim bunun sorumlusu? 15 milyon insanı bunalıma sokmanın bir cezası olmamalı mı? Sorumlu bir kişi değil bana göre. Vatandaşından yerel yönetimine herkes sorumlu bu cadı kazanından. Dünyanın gelişmiş tüm ülkeleri gibi İstanbul’da da raylı sistem, (Metro) ulaşımı yaygınlaştırılabilirdi. Paris’te haritayı açıp herhangi bir noktayı rasgele işaretleyin, oraya giden mutlaka bir metro vardır. Yeraltı örümcek ağı gibi oyulmuş ve koca bir şehir işine, evine bu ulaşım aracıyla gidiyor. Yer üstünde ise turistler ve halk ‘Aşıklar şehri’nin tadını doyasıya çıkarıyor. Vatandaş da sorumlu trafikte. Yoldan geçen arabalara bakın sabah, ya da akşam trafiğinde. Araçların rast gele 20 tanesin sayın. Hemen hemen hepsinde ya bir kişi ya da iki kişi bulunuyor. Haliyle ne kadar genişletirsen genişlet yollar bu talebi karşılayamıyor. Sorunun çözümü bana göre sanayi tesislerinin şehir merkezlerinden taşınması ve toplu taşımanın artırılarak bilinçsiz taşıt sahibi olmanın önüne geçilmesi. Bugün İstanbul’un başına gelen yarın bugün Malatya, Antep, Kayseri, Denizli gibi hızla sanayileşen ve refah düzeyi artan şehirlerin de başına gelecek. Önümüzde çok önemli bir örnek var. Bugün 15 milyon insan bunalımda ama yarın tüm ülke ve çocuklarımız tehdit altında. Kurallara uyulmadığı için her yıl binlerce insanın trafik terörüne kurban verilmesi ise işin cabası.

Aşağıdaki Sabahattin Kudret Aksal’ın şiirinden bir mısrayla yazıma son vermek istiyorum. Ama bu özlemler hep eski İstanbul şiirlerinde ya da resimlerinde kaldı galiba.

Günlerden bir gün İstanbul`daSabah oldu eşya ışıdıBahçedeki horoz öttüHorozun öttüğünü duyuncaTürkü tutturduBir çiçek keyfine göre...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder